SURİYE SATRANÇ TAHTASI
Suriye'de taşlar yeniden diziliyor.
Beşar Esad rejiminin devrilmesiyle birlikte Suriye'deki savaş sona ermedi. Yalnızca savaşın şekli değişti.
Dün Esad rejimi ile muhalifler arasında yürüyen mücadele, bugün Türkiye, İsrail, ABD ve yeni Şam yönetiminin de içinde bulunduğu çok daha karmaşık bir jeopolitik mücadeleye dönüşmüş durumda.
Bu nedenle Suriye'ye artık yalnızca bir iç savaşın ardından yeniden yapılanmaya çalışan bir ülke olarak bakmak yetmez.
Suriye bugün adeta bir satranç tahtasıdır.
Her aktör kendi taşını ileri sürüyor.
İsrail güneyden kendi güvenlik kuşağını oluşturmak istiyor.
Türkiye kuzeyden Suriye'nin yeniden yapılanmasına ve kendi sınır güvenliğine ilişkin çıkarlarını korumaya çalışıyor.
Şam yönetimi yeniden merkezi bir devlet olmaya çalışıyor.
ABD ise Türkiye ile İsrail arasında doğrudan bir çatışma çıkmasını önlemeye uğraşıyor.
İşte bu karmaşık ortamda Ebu Zuhur Havaalanı'na düzenlenen İsrail saldırısı, sıradan bir hava harekâtı olmaktan çıkmıştır.
Çünkü İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu saldırıyı açık biçimde Türkiye'ye verilen bir mesaj olarak tanımlamıştır. Netanyahu, Türkiye'nin Suriye'de güneye doğru askeri tahkimat oluşturmasına izin vermeyeceklerini söyledi ve Ebu Zuhur saldırısını da bu mesajın bir parçası olarak sundu.
Ankara ise Ebu Zuhur'da Türk askeri unsurları bulunduğu iddiasını reddetti.
ABD'nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack da ABD istihbaratının sahada Türk askeri unsuru bulunduğu yönündeki İsrail iddiasını doğrulamadığını açıkladı.
Bütün bunlara rağmen ortada değişmeyen bir gerçek var:
İsrail, Türkiye'nin Suriye'deki olası askeri varlığını kendi güvenlik hesabının konusu haline getirmiştir.
İşte Türkiye'nin bundan sonra vereceği cevap bu nedenle önemlidir.
TÜRKİYE'NİN İLK HAMLESİ:
Ebu Zuhur'da üs mutlaka kurulmalıdır
İsrail'in Ebu Zuhur saldırısı Türkiye'nin Suriye'deki gelecekteki askeri varlığını belirleme hakkının İsrail'e ait olduğu anlamına gelemez.
Tam tersine, bu saldırı Türkiye'ye çok önemli bir stratejik ders vermiştir:
Eğer Türkiye Suriye'deki varlığının sınırlarını başkalarının belirlemesine izin verirse, bir süre sonra kendi güvenlik politikasını kendisi belirleyemez hale gelir.
Bu nedenle Türkiye, Şam yönetimiyle açık bir savunma işbirliği çerçevesinde Ebu Zuhur Havaalanı'nın yeniden işler hale getirilmesine ve burada bir Türk askeri üssü kurulmasına öncülük etmelidir.
Bu hamle İsrail'e karşı saldırı hazırlığı olarak değil, Suriye'nin yeniden ayağa kaldırılması ve Türkiye'nin meşru güvenlik çıkarlarının korunması olarak ortaya konmalıdır.
Üstelik bu artık yalnızca askeri bir mesele değildir.
Ebu Zuhur meselesi bir egemenlik meselesidir.
Şam yönetimi Türkiye ile savunma işbirliği yapmak istiyorsa, bu işbirliğinin sınırlarını İsrail belirleyemez.
İsrail'in güvenlik kaygısı, Suriye'nin hangi devletle askeri işbirliği yapabileceği konusunda veto hakkına dönüşmemelidir.
Türkiye'nin vereceği cevap bu nedenle son derece sakin ama net olmalıdır:
“Suriye'deki askeri varlığımızı İsrail'in onayına sunmayacağız.”
İKİNCİ HAMLE:
Türkiye kırmızı çizgisini önceden belirlemelidir
Türkiye'nin Ebu Zuhur'da üs kurması tek başına yeterli değildir.
Asıl önemli olan, bu üssün güvenliğinin nasıl sağlanacağıdır.
Burada Ankara'nın saldırı gerçekleşmeden önce kırmızı çizgisini ortaya koyması gerekir.
Çünkü caydırıcılık, saldırıdan sonra verilen öfkeli cevaplarla değil, saldırıdan önce karşı tarafın neyle karşılaşacağını bilmesiyle oluşur.
Türkiye şunu açıkça ortaya koymalıdır:
İsrail'in Türkiye'nin askeri varlığını istememesi, bu varlığı ortadan kaldırmak için askeri güç kullanmasını meşru hale getirmez.
Daha da önemlisi:
Eğer Türkiye'nin kurduğu üs veya burada bulunan Türk askerleri İsrail tarafından doğrudan hedef alınırsa, olay artık yalnızca Suriye'ye yönelik bir İsrail saldırısı olarak değerlendirilemez.
Bu, Türkiye'ye yönelik bir saldırı haline gelir.
Ankara bunu önceden söylemelidir.
Sessizce.
Tehdit etmeden.
Bağırıp çağırmadan.
Ama herkesin anlayacağı kadar açık bir biçimde.
ÜÇÜNCÜ HAMLE:
Saldırı olursa karşılık Suriye sahasında verilmelidir
İşte Türkiye'nin caydırıcılığının asıl sınanacağı nokta burasıdır.
Türkiye'nin amacı İsrail'le savaşmak değildir.
Olmamalıdır da.
Fakat Türkiye'nin askeri varlığına doğrudan saldırılması halinde de Ankara'nın hiçbir şey yapmaması, gelecekte çok daha büyük sorunlara yol açabilir.
Bu nedenle Türkiye'nin karşılık doktrini önceden belirlenmelidir.
Ve bu karşılığın Suriye sahasıyla sınırlandırılması stratejik açıdan en rasyonel seçeneklerden biri olabilir.
Yani Türkiye'nin mesajı şu olmalıdır:
“Suriye'de Türkiye'ye saldırırsanız, karşılığını Suriye'de alırsınız.”
Bu yaklaşımın önemli bir avantajı vardır.
Türkiye, İsrail'le geniş kapsamlı bir savaşa girmek istemediğini göstermeye devam eder.
Fakat saldırının bedelsiz olmadığını da ortaya koyar.
Karşılık, başka coğrafyalara taşınmaz.
Çatışma gereksiz yere genişletilmez.
Ama saldırgan taraf da cevapsız bırakılmaz.
Buradaki amaç intikam değildir.
Amaç caydırıcılığın yeniden tesis edilmesidir.
ÜÇ HAMLE BİRBİRİNDEN AYRILAMAZ
Bu üç hamlenin gücü, ancak birlikte uygulandığında ortaya çıkar.
Birinci hamle:Türkiye, Ebu Zuhur'da askeri üs kurar.
İkinci hamle:Türkiye, bu üsse veya Türk askerlerine yönelik saldırının Türkiye'ye yapılmış bir saldırı olarak değerlendirileceğini önceden açıklar.
Üçüncü hamle:Saldırı gerçekleşirse Türkiye, ölçülü fakat etkili bir karşılık verir ve çatışmayı mümkün olduğunca Suriye sahasında sınırlar.
Birinci hamle olmadan ikinci hamle havada kalır.
İkinci hamle olmadan üçüncü hamlenin caydırıcılığı zayıflar.
Üçüncü hamlenin gerçekleşeceğine kimse inanmazsa birinci hamle de İsrail açısından yeniden hedef haline gelebilir.
Bu nedenle Türkiye'nin stratejisi üç ayaklı olmalıdır:
Varlık.
Kırmızı çizgi.
Caydırıcı karşılık.
ANKARA'NIN BUGÜNKÜ İTİDALİ NEDEN ÖNEMLİ?
Burada Türkiye'nin mevcut politikasını özellikle takdir etmek gerekir.
Ankara'nın Ebu Zuhur saldırısından sonra verdiği tepki, kolay bir tepki değildi.
İsrail Başbakanı Türkiye'yi doğrudan hedef alan açıklamalar yaptı.
İsrail saldırısını Türkiye'ye mesaj olarak nitelendirdi.
Buna rağmen Ankara doğrudan askeri bir çatışmaya sürüklenmedi.
Bu, küçümsenecek bir şey değildir.
Çünkü Türkiye'nin önünde çok daha kolay bir seçenek vardı:
Sert açıklamalar yapmak.
Karşılıklı tehditlerde bulunmak.
Bölgedeki askeri gerilimi artırmak.
Fakat Ankara bunu yapmadı.
Türkiye'nin bu soğukkanlılığını takdir etmek gerekir.
Çünkü devlet yönetiminde bazen en zor şey, gücünüz olduğu halde onu hemen kullanmamaktır.
Fakat aynı şekilde şu da unutulmamalıdır:
Gücünü kullanmamak ile güç kullanmaktan vazgeçmek aynı şey değildir.
Türkiye'nin bugün yapması gereken, mevcut itidal politikasını terk etmek değil; onu inandırıcı bir caydırıcılıkla tamamlamaktır.
İSRAİL'İN MESAJINA TÜRKİYE'NİN CEVABI
Netanyahu'nun son açıklamaları, İsrail'in Türkiye'nin Suriye'deki hareket alanını artık doğrudan kendi güvenlik politikasının konusu olarak gördüğünü gösteriyor. 28 Ağustos'ta Netanyahu Türkiye'nin Suriye'de güneye doğru ilerlemesini istemediğini bir kez daha söyledi.
Türkiye'nin buna vereceği cevap ise öfkeli olmamalıdır.
Tam tersine son derece soğukkanlı olmalıdır:
“Türkiye Suriye'de savaş aramıyor.”
“Türkiye İsrail'le çatışma istemiyor.”
“Ancak Türkiye'nin Suriye'deki meşru askeri varlığının sınırlarını İsrail belirleyemez.”
“Türkiye'ye saldırılırsa Türkiye kendisini savunma hakkını kullanır.”
Bundan daha açık bir caydırıcılık mesajına gerek yoktur.
Türkiye kendi hamlesini yapmalıdır
Suriye satrancında oyun henüz bitmedi.
Hatta asıl oyun şimdi başlıyor.
İsrail hamlesini yaptı.
ABD pozisyonunu belirlemeye çalışıyor.
Şam kendi egemenliğini yeniden kurmaya çalışıyor.
Türkiye ise bugüne kadar büyük ölçüde soğukkanlılığını korudu.
Bu soğukkanlılık devam etmelidir.
Fakat artık bunun yanına stratejik kararlılık eklenmelidir.
Türkiye'nin önündeki üç hamle bellidir:
Birinci hamle:
Ebu Zuhur'da üs kurulmalıdır.
İkinci hamle:
Bu üssün veya Türk askerlerinin hedef alınmasının Türkiye'ye yönelik bir saldırı olarak kabul edileceği önceden ortaya konmalıdır.
Üçüncü hamle:
Böyle bir saldırı gerçekleşirse Türkiye, çatışmayı mümkün olduğunca Suriye sahasında tutarak ölçülü fakat caydırıcı bir karşılık vermelidir.
Bütün bunlar yapılırken Ankara'nın bugünkü itidalli tutumu korunmalıdır.
Çünkü Türkiye'nin ihtiyacı bağırmak değildir.
Tehditler savurmak hiç değildir.
Türkiye'nin ihtiyacı karşı tarafın ne yapacağını değil, Türkiye'nin ne yapacağını bilmesini sağlamaktır.
Ne maceracılık...
Ne teslimiyet...
Ne de pasiflik.
Suriye satrancında Türkiye'nin ihtiyacı olan üçlü budur.
Ve bütün bu oyunun en önemli kuralı şudur:
Satrançta rakibin hamlesine göre oynamak zorunda değilsiniz.
Kendi hamlenizi yaparsanız, oyunun yönünü de değiştirebilirsiniz.




