Bu süre içerisinde özellikle iki yapı dikkatimi fazlasıyla çekti. Bunlardan birincisi şehir merkezinde yapılan saat kulesi, ikincisi ise Pınarbaşı'na yapılan köprü.
Öncelikle şunu ifade etmek isterim ki maksadım yapılan eseri veya emeği küçümsemek değildir. Bilakis şehre yapılan her yatırımı, ortaya konulan her eseri önemsiyor ve değerli buluyorum. Ancak şehirler yalnızca beton, taş, demir ve yapılardan ibaret değildir. Bir yapının güzel olması kadar nerede yapıldığı, çevresiyle nasıl bütünleştiği ve şehrin genel dokusuna ne kattığı da önemlidir.
Saat kulesi mimari ve estetik açıdan güzel düşünülmüş bir eser olabilir. Fakat şahsım adına söylemem gerekirse, yeri konusunda ciddi tereddütlerim var.
Şehir merkezinde yapılan bu saat kulesi, Uzun Çarşı ile Kuyumcular Çarşısını birbirinden koparan bir konumda bulunuyor. Üstelik şehir siluetine de beklenen katkıyı sağlayamadığını düşünüyorum.
Oysa böyle bir yapı, şehrin daha görünür ve daha merkezi bir noktasında değerlendirilebilirdi. Hele ileride oluşturulması düşünülen bir şehir meydanının içerisine veya meydanı tanımlayan bir noktaya yerleştirilmiş olsaydı, hem daha geniş bir perspektiften görülebilir hem de Elbistan'ın şehir kimliğinin önemli unsurlarından biri hâline gelebilirdi.
Saat kuleleri sadece zamanı gösteren yapılar değildir. Doğru konumlandırıldıklarında şehirlerin hafızasında bir adres, bir buluşma noktası ve hatta şehrin sembolü hâline gelirler.
Bir şehri düşünün; meydanı, saat kulesi, çeşmesi, köprüsü, çarşısı, parkı ve tarihî yapıları birbirleriyle konuşuyor olsun. İnsanlar o şehri sadece binalarıyla değil, bu bütünlük üzerinden hatırlamaya başlarlar.
Dolayısıyla mesele yalnızca "güzel bir saat kulesi yapılmış" demek değildir. Asıl mesele, güzel olan bir eserin şehrin neresine konulduğudur.
Bir eserin maliyeti kadar, şehir içerisindeki konumu da önemlidir. Harcanan kamu kaynağının karşılığını yalnızca yapılan yapının kendisinde değil, onun yıllar boyunca şehre sağlayacağı estetik, sosyal ve kültürel katkıda aramak gerekir.
İkinci olarak Pınarbaşı'na yapılan köprü dikkatimi çekti.
Pınarbaşı, Elbistan'ın sıradan bir parkı veya herhangi bir yeşil alanı değildir. Orası şehrin hafızasında yer etmiş, doğal güzelliğiyle Elbistanlıların gönlünde ayrı bir yere sahip olan çok özel bir mekândır.
Bu nedenle Pınarbaşı'nda yapılacak her müdahalenin, doğal dokuyu mümkün olduğunca koruyan bir anlayışla ele alınması gerektiğini düşünüyorum.
Şahsım adına söylemem gerekirse, köprünün konumlandırılmasını da doğru bulmadım.
Özellikle su kaynağının hemen yanı başında, köprü ayakları için yoğun miktarda beton kullanılması ister istemez insanın zihninde bazı sorular oluşturuyor.
Elbette teknik olarak gerekli izinlerin, mühendislik hesaplarının ve mevzuata uygunlukların ilgili kurumlar tarafından değerlendirilmiş olduğunu varsayıyorum. Ancak bir vatandaş ve şehrin estetiğine kafa yoran bir insan olarak şu soruyu sormak hakkımızdır:
Pınarbaşı'nın kaynağına bu kadar yakın ve yoğun beton kullanımı gerçekten gerekli miydi?
Su havzaları, içme suyu kaynakları, akarsu yatakları ve doğal su alanları yalnızca bugünün ihtiyaçları düşünülerek değerlendirilmemelidir. Bu alanların gelecekte de korunması, doğal karakterlerinin mümkün olduğunca bozulmaması gerekir.
Bugün yaptığımız bir müdahalenin etkisini belki hemen görmeyebiliriz. Fakat şehir planlamasında önemli olan yalnızca bugünü kurtarmak değil, yarının Elbistan'ını da düşünmektir.
Pınarbaşı'nın natürel ve otantik karakteri düşünüldüğünde, burada daha hafif, çevreyle daha uyumlu, mümkün olduğunca ahşap ve doğal malzemelerin kullanıldığı bir köprü yapılamaz mıydı?
Bence yapılabilirdi.
Ahşap bir köprü, suyun ve yeşilin hâkim olduğu böyle bir mekânda hem daha sıcak hem de daha doğal bir görüntü ortaya çıkarabilirdi. İnsanlar köprüden geçerken betonun ağırlığını değil, Pınarbaşı'nın tabiatıyla bütünleşmiş bir yapının zarafetini hissedebilirdi.
Çünkü estetik bazen daha fazla yapı yapmak değil, daha az müdahale etmektir.
Beni asıl düşündüren başka bir husus ise Pınarbaşı kaynağının hemen üst tarafında bulunan ve halk arasında "Hazreti Ali'nin parmak izleri" olarak adlandırılan kayalıkların tıraşlanmış olmasıdır.
Bunun tarihî veya ilmî gerçekliği ayrıca tartışılabilir. Ben de bunun bir efsane olduğunu ifade ediyorum.
Fakat burada başka bir gerçek var:
Efsaneler de şehirlerin kültürel hafızasının bir parçasıdır.
Bir hikâyenin bilimsel olarak ispatlanmamış olması, onun toplumsal hafızadaki değerini bütünüyle ortadan kaldırmaz.
Dünyanın birçok şehrine baktığımızda, o şehirlerin kendilerine bir kimlik kazandırmak için tarihî şahsiyetler, efsaneler, hikâyeler, semboller ve mekânlar etrafında kültürel anlatılar oluşturduklarını görürüz.
Hatta bazı şehirler, olmayan bir hikâyeyi yıllar içerisinde öyle güçlü bir şekilde sahiplenirler ki o hikâye şehrin tanıtımının ayrılmaz bir parçası hâline gelir.
Biz ise elimizde bulunan bir efsaneyi, yıllardır halk arasında anlatılan bir hikâyeyi, şehrin hafızasında yer etmiş bir kayalığı neden ortadan kaldırırız?
Belki o kayalıklar bilimsel anlamda Hazreti Ali'nin parmak izleri değildi.
Ama Elbistanlıların hafızasında bir anlamı vardı.
Bazen bir şehri şehir yapan şey, yalnızca tarih kitaplarında yazanlar değildir. Dededen toruna anlatılan hikâyeler, çocukluk hatıraları, çeşmeler, ağaçlar, kayalar, köprüler, eski sokaklar ve hatta bir mekâna yüklenen inanışlar da şehir kimliğinin parçalarıdır.
Şehirlerin ruhu biraz da böyle oluşur.
Şehir planlaması yalnızca yeni binalar yapmak değildir.
Bir şehri güzelleştirmek; eskiyi korumak, yeniyi doğru yere yapmak, doğal dokuyu muhafaza etmek ve geçmişle gelecek arasında estetik bir bağ kurmaktır.
Bir yapı çok güzel olabilir; fakat yanlış yerdeyse şehre katkı yerine yük olabilir.
Bir köprü mühendislik açısından son derece sağlam olabilir; fakat bulunduğu doğal çevreyle uyumlu değilse estetik açıdan tartışılabilir.
Bir meydan çok büyük olabilir; fakat ruhu yoksa insanların hafızasında yer edinmeyebilir.
Şehirlerin de tıpkı insanlar gibi karakterleri vardır.
Kimi şehir sakin ve dingindir, kimi hareketlidir. Kimi tarih kokar, kimi tabiata yaslanır. Kimi mimarisiyle, kimi meydanlarıyla, kimi nehirleriyle, kimi çarşılarıyla anılır.
Elbistan'ın da kendine özgü bir ruhu vardır.
Pınarbaşı ve Ceyhan bu ruhun en önemli parçalarındandır. Dolayısıyla bu mekânlara yapılacak her yeni dokunuşun, şehrin karakteri hesaba katılarak yapılması gerektiğine inanıyorum.
Elbistan'ı başka şehirlerin kopyası hâline getirmek yerine, Elbistan'ı Elbistan yapan değerleri öne çıkarmalıyız.
Saat kulesi yapılacaksa Elbistan'a özgü bir kimlik kazandırmalı.
Köprü yapılacaksa Pınarbaşı'nın doğal dokusuyla bütünleşmeli.
Meydan yapılacaksa insanların buluştuğu, hatıralar biriktirdiği bir şehir meydanı olmalı.
Tarihî ve kültürel değerlerimiz varsa onları korumalı, efsanelerimiz varsa yaşatmalı, doğal güzelliklerimiz varsa betonlaştırmak yerine gelecek nesillere taşımalıyız.
Bütün bunları söylerken özellikle altını çizmek istediğim bir husus var:
Eleştirmek, yapılanı kötülemek değildir. "Üslûbu beyan aynıyla insan" çizgisinde, hakaret etmeden, kişiselleştirmeden, yapılan işi ve sonucu konuşarak müspet eleştiriler ortaya koymalıyız.
Şehrini seven insan, gördüğü yanlışı da söyleyebilmelidir.
Bizim derdimiz birilerini suçlamak değil; daha güzelini düşünmek, daha iyisini önermek ve şehrimizin geleceğine küçük de olsa bir katkı sunmaktır.
Çünkü bugün yapılan her eser, yarının Elbistan'ına bırakacağımız mirastır.
Bugün konulan bir taş, dikilen bir ağaç, yapılan bir köprü, inşa edilen bir meydan veya korunan bir kayalık; belki elli yıl sonra çocuklarımızın ve torunlarımızın hatırası olacaktır.
Bu nedenle karar vericiler kadar şehir sakinlerinin de şehrin geleceği hakkında söz söylemesi, fikir üretmesi ve gerektiğinde yapıcı eleştirilerde bulunması önemlidir.
Benimki de böyle bir düşüncedir.
Belki yanılıyorumdur.
Belki teknik gerekçeler, benim dışarıdan göremediğim bazı zorunlulukları beraberinde getiriyordur.
Ama şehir bizim şehrimizdir.
Suyuyla, toprağıyla, ağacıyla, taşıyla, çarşısıyla, köprüsüyle, efsanesiyle, hatırasıyla bizim ortak hafızamızdır.
Bu nedenle yapılan her eseri yalnızca "yapıldı" diye alkışlamak yerine, "Şehrimize ne kattı, gelecekte nasıl hatırlanacak ve bulunduğu yere gerçekten yakıştı mı?" diye de sormalıyız.
Unutmayalım:
Şehirler yalnızca imar edilmez; şehirler inşa edilirken aynı zamanda bir ruh da inşa edilir.
Doğru yere konulan doğru bir eser, yıllar sonra şehrin simgesi olabilir.
Yanlış yere yapılan çok güzel bir eser ise zamanla şehrin dokusunu bozan bir yapı olarak hatırlanabilir.
Elbistan'ın ihtiyacı olan şey sadece yeni yapılar değildir.
Elbistan'ın ihtiyacı; estetik, şehircilik anlayışı, doğal ve kültürel mirasa saygı ve kendine özgü bir şehir kimliğidir.
Bu kimliği hep birlikte oluşturabiliriz.
Yeter ki yapılan her işte biraz daha ileriye bakalım.
Yeter ki şehrin bugününü düşünürken yarınını da hesaba katalım.
Yeter ki birbirimizi kırmadan, dökmeden, şahısları değil fikirleri tartışalım.
Çünkü bizim derdimiz üzüm yemektir, bağcı dövmek değildir.
Celâlettin KURT