16.10.2026 · Cuma Elbistan · Kahramanmaraş
PİYASALAR →
Eğitim

Eğitim Sistemimiz

Eğitim Sistemimiz

Eğitim Sistemimiz
EĞİTİM SİSTEMİ DEĞİL, EĞİTİM YAPBOZU!
Yeni bir eğitim-öğretim yılının daha arifesindeyiz.
Ve her yıl olduğu gibi yine aynı tantana. Yeni projeler, yeni modeller, yeni sloganlar, yeni hedefler. Sanki Türkiye'nin eğitim meselesi dün başlamış gibi. Her gelen Milli Eğitim Bakanı, önceki dönemin eğitim politikalarını beğenmiyor. Yeni bir şeyler yapacağını söylüyor. Birkaç yıl geçiyor, bakan değişiyor. Bu defa yeni gelen, bir öncekinin yaptıklarını değiştiriyor.
Sonra bir başkası geliyor ve onun yaptıklarını...
Böylece Türkiye, çocuklarının eğitimini bakanların kariyer planlarına göre şekillendiren bir ülke görüntüsüne düşüyor.
Kimse de dönüp sormuyor:
Madem sizin getirdiğiniz sistem bu kadar doğruydu, neden sizden sonra gelen bakan ilk iş olarak onu değiştiriyor?
Daha önemlisi, madem önceki sistem yanlıştı, onu getiren de sizin hükümetinizin bakanı değil miydi?
Ama Türkiye'de siyaset böyle sorularla pek uğraşmıyor.
Önlük giydirerek eğitim sistemi düzelmez.
Çocuk matematik öğrenemiyorsa önlük bunun çaresi değildir.
İngilizce bilmiyorsa önlük çözüm değildir.
Meslek liselerinde çırak yetişmiyorsa önlük hiçbir işe yaramaz.
Üniversiteler işsiz gençlerle doluyorsa önlük bunun ilacı değildir.
Eğitim sisteminin problemi kumaş problemi değildir.
Sistem problemidir.
Ve biz yıllardır asıl meseleyi konuşmak yerine, ambalajla uğraşıyoruz.

28 ŞUBAT'IN EĞİTİMDEKİ MİRASINI KONUŞMADAN OLMAZ
Türkiye'nin eğitim sistemini bugünkü hale getiren kırılmaları konuşacaksak, 28 Şubat'ı konuşmak zorundayız.
1997'de eğitim sistemi bir anda değiştirildi.
Daha önce 5+3+3 şeklinde yürüyen yapı değiştirildi, sekiz yıllık kesintisiz zorunlu eğitim getirildi.
Bu değişikliğin asıl siyasi hedeflerinden biri de açıktı:
İmam Hatiplerin ortaokul kısmını devre dışı bırakmak.
Nitekim öyle de oldu.
İmam Hatiplerin ortaokul bölümleri kapatıldı.
Çünkü mesele yalnızca “eğitim reformu” değildi.
Mesele aynı zamanda bir siyasi ve ideolojik hesaplaşmaydı.
28 Şubat'ın eğitim politikası, toplumun belirli bir kesiminin eğitim tercihlerini sınırlamayı hedefleyen bir anlayış taşıyordu.
Bunun yanında köylerde ortaokul bulunmayan çocuklar için taşımalı eğitim yaygınlaştırıldı.
Çocukları okuluna götürmek için servisler kuruldu.
Devlet bunun maliyetini karşılamak için çeşitli kaynak arayışlarına girdi.
Beyannameler üzerinden alınan “eğitime katkı payı” uygulaması da o dönemin hafızalarda kalan örneklerinden biri oldu.
Fakat bütün bunların arasında başka bir eğitim kurumu sessiz sedasız harcandı:
Anadolu Liseleri.

ANADOLU LİSELERİ NEDEN FEDA EDİLDİ?
Bugün Anadolu Lisesi deyince aklımıza sıradan bir lise geliyor.
Oysa 1990'lı yılların Anadolu Liseleri başka bir şeydi.
Çocuk ilkokulu bitiriyor, sınavla Anadolu Lisesine giriyordu.
Ortaokuldan itibaren ciddi bir yabancı dil eğitimi alıyordu.
İngilizce sadece haftada birkaç saat görülen bir ders değildi.
Bazı temel dersler yabancı dil üzerinden okutuluyor, öğrenci yıllarca yabancı dilin içinde yaşıyordu.
Sonuç?
Anadolu Lisesinden mezun olan çocuk gerçekten İngilizce biliyordu.
Bugün ise yıllarca İngilizce dersi gören milyonlarca öğrencinin basit bir yabancı dil konuşamadığı bir sistemimiz var.
Ve biz buna “eğitim reformu” diyoruz!

SONRA 4+4+4 GELDİ
2012 yılına geldik.
Dönemin Milli Eğitim Bakanı Ömer Dinçer, 4+4+4 sistemini açıkladı.
Zorunlu eğitim 12 yıla çıkarıldı.
İmam Hatip Ortaokullarının yeniden açılmasının önü açıldı.
28 Şubat'ın eğitim alanındaki en önemli uygulamalarından biri böylece tersine çevrilmiş oldu.
Bu yönüyle bakıldığında 4+4+4'ün önemli bir siyasi sonucu olduğu açıktır.
Fakat Türkiye yine aynı hatayı yaptı:
Eğitim politikasını siyasi hesaplaşmaların gölgesinde kurdu.
Bir dönem İmam Hatiplerin ortaokulunu kapattık.
Sonra açtık. Siyasi hesaplaşmayı tersine çevirdik.
Peki güzide Anadolu Liseleri için ne yaptık. Yapısını değiştirdik.
Bir dönem sınav sistemini değiştirdik.
Sonra yeniden değiştirdik.
Bir dönem liseleri çeşitlendirdik.
Sonra başka bir model getirdik.
Baktık olmadı bütün liseleri Anadolu Lisesi yaptık.
Ve bütün bunların ortasında kaybolan şey ne oldu?
Çocuklarımız.

HER ÇOCUĞU 18 YAŞINA KADAR OKULDA TUTMAK MARİFET Mİ?
Şimdi gelelim asıl meseleye.
Türkiye'de eğitim tartışılırken çok önemli bir yanılgı var:
Daha fazla okul = daha iyi eğitim.
Hayır!
Her çocuk aynı değildir.
Her çocuğun zekâsı aynı değildir.
Her çocuğun kabiliyeti aynı değildir.
Her çocuğun hayali aynı değildir.
Her çocuk üniversite okumak istemez.
Ve daha önemlisi:
Her çocuk üniversite okumak zorunda değildir.
Bir çocuğun akademik başarısının düşük olması onun değersiz olduğu anlamına gelmez.
Belki çocuk çok iyi bir marangoz olacaktır.
Belki müthiş bir motor ustası.
Belki elektrikçi.
Belki kaynakçı.
Belki tesisatçı.
Belki çiftçi.
Belki kasap.
Belki terzi.
Ama biz ne yapıyoruz?
Çocuğu 19 yaşına kadar okulda tutuyoruz.
Sonra eline diplomasını veriyoruz.
Sonra da dönüp:
“Niye meslek sahibi olmadın?”
diye soruyoruz.
Bu nasıl bir mantıktır?

 19 YAŞINDAN SONRA USTA YETİŞMEZ
Ustalık masa başında öğrenilmez.
Ustalık kitapta yazmaz.
Ustalık yıllar ister.
Bir çocuk 12-13 yaşında bir ustanın yanında işe başlayıp yıllar boyunca o mesleği öğrenirse, 20'li yaşlarında gerçek bir meslek sahibi olabilir.
Ama biz çocuğu 19 yaşına kadar okulda tutup sonra:
“Haydi şimdi meslek sahibi ol.”
diyoruz.
Olmaz!
19 yaşında usta yetişmez.
Usta, çırakken yetişir.
Bugün sanayide, tamircide, marangozda, elektrikçide, tesisatçıda “çırak yok” diye feryat ediliyorsa bunun üzerinde ciddi ciddi düşünmek zorundayız.
Çünkü bugünün çırağını yetiştiremezseniz yarının ustasını bulamazsınız.
Bugün bunun sıkıntısını çekiyoruz.
Yarın çok daha ağırını çekeceğiz.

HERKESİ LİSEYE DOLDURUNCA EĞİTİM Mİ OLUYOR?
Bir başka mesele de lise eğitimi.
Geçmişte akademik eğitime devam etmek isteyen çocuklar liseye yöneliyordu.
Bugün ise bütün çocukları aynı koridora sokuyoruz.
Okumak isteyen de orada.
Okumak istemeyen de.
Ders dinlemek isteyen de orada.
Dersi sabote eden de.
Hedefi olan da orada.
Okulla hiçbir bağı kalmamış olan da.
Sonra öğretmenden başarı bekliyoruz.
Nasıl olacak?
Bir sınıfta üç-beş öğrencinin bütün sınıfın düzenini bozması artık sıradan hale geldi.
Öğretmen ders anlatmaya çalışıyor.
Birileri konuşuyor.
Birileri kavga ediyor.
Birileri telefonu elinden bırakmıyor.
Birileri okulun kapısından içeriye uyuşturucuyu sokmaya çalışıyor.
Ve öğretmen bütün bunlarla mücadele ederken bir yandan da müfredatı yetiştirmeye çalışıyor.

SINIFTA KALMAK CEZA DEĞİLDİR
Türkiye'nin eğitim sisteminde yeniden düşünmesi gereken en önemli konulardan biri de sınıfta kalma meselesidir.
Sınıfta kalmak dünyanın sonu değildir.
Tam tersine bazen çocuğa:
“Bu yıl olmadı, bir yıl daha çalışacaksın.”
demenin en dürüst yoludur.
Ama biz ne yaptık?
Öğrenciyi sınıfta bırakmamaya çalıştık.
Öğretmenin elindeki en önemli yaptırım araçlarından birini zayıflattık.
Sonra öğretmenin sınıfta otorite kurmasını bekledik.
Olmaz!
Öğretmen, gerektiğinde öğrencisine ve velisine:
“Bu çocuk akademik eğitimde başarılı olamıyor. Başka bir eğitim yoluna yönlendirilmesi gerekiyor.”
diyebilmelidir.
Bunun adı çocuğu harcamak değildir.
Tam tersine çocuğu kendi yeteneğine uygun bir hayata hazırlamaktır.

HERKES MÜHENDİS OLAMAZ. ZATEN OLMAMALI!
Burada bazıları hemen itiraz edecek:
“Çocukların eğitim hakkını mı elinden alacaksınız?”
Hayır!
Tam tersine.
Bu ocuğa gerçek anlamda eğitim hakkı vermektir.
Ama eğitim hakkı demek, herkesi aynı akademik kalıba sokmak değildir.
Bu ülkenin mühendise ihtiyacı var.
Ama mühendisin yaptığı binanın suyunu bağlayacak tesisatçıya da ihtiyacı var.
Doktora ihtiyacı var.
Ama hastanenin elektrik tesisatını yapacak elektrikçiye de ihtiyacı var.
Bilgisayar mühendisine ihtiyacı var.
Ama otomobilini tamir edecek ustaya da ihtiyacı var.
Öğretmene ihtiyacı var.
Ama öğretmenin evinin çatısını yapacak ustaya da ihtiyacı var.
Toplum sadece diplomalılardan oluşmaz.
Bir ülkeyi ayakta tutan şey, eğitimli insanların yanında işini iyi yapan insanlardır.

BİZ ÇOCUKLARI EĞİTMİYORUZ, SINAVLARA HAZIRLIYORUZ
Türkiye'nin eğitim sistemindeki en büyük rezaletlerden biri de budur.
Çocuk eğitim almıyor.
Sınava hazırlanıyor.
İlkokuldan itibaren sınav.
Ortaokulda sınav.
Lisede sınav.
Üniversitede sınav.
Sonra diplomayı alıyor.
Yine sınav.
Ama elinde gerçek bir meslek yok.
Gerçek bir beceri yok.
İş yok.
Sonra da şaşırıyoruz:
“Genç işsizliği neden bu kadar yüksek?”
Çünkü eğitim sistemimiz çocuğa hayatı öğretmek yerine, çoğu zaman bir sonraki sınava hazırlanmayı öğretiyor.

ARTIK YAPBOZU BIRAKIN!
Türkiye'nin artık eğitim sistemiyle oyuncak gibi oynamayı bırakması gerekiyor.
Bir bakan gelip bozacak.
Diğeri gelip düzeltecek.
Üçüncüsü gelip yeniden bozacak.
Yeter!
Milli Eğitim Bakanlığı, bakanların kişisel vizyon projelerinin uygulama alanı değildir.
Milli Eğitim Bakanlığı'nın görevi nesil yetiştirmektir.
Bu nedenle Türkiye'nin en az 20-30 yıllık bir eğitim politikası oluşturması gerekiyor.
Ve bu politika iktidarlar değişse bile değişmemeli.
Benim önerim açık:
AMERİKA'YI YENİDEN KEŞFETMEYE GEREK YOK
Türkiye'nin eğitim meselesi önlük meselesi değildir.
Forma meselesi değildir.
Tabela meselesi değildir.
Her gelen bakanın “Ben de bir şey yaptım” deme meselesi hiç değildir.
Mesele çok daha basittir:
Bu ülkenin çocuklarını hayata hazırlayabiliyor muyuz?
Eğer hazırlayamıyorsak istediğiniz kadar okul açın.
İstediğiniz kadar proje üretin.
İstediğiniz kadar slogan atın.
İstediğiniz kadar yeni eğitim modeli açıklayın.
Olmaz!
Çünkü eğitimde makyajla sonuç alınmaz.
Bugün çırak yetiştirmiyoruz.
Yarın usta bulamayacağız.
Bugün çocukları yeteneklerine göre yönlendirmiyoruz.
Yarın diplomalı ama mesleksiz milyonlarca gençle karşı karşıya kalacağız.
Bugün eğitim sistemini siyasetin günlük hesaplarına göre değiştiriyoruz.
Yarın bunun bedelini bir nesil ödeyecek.
Peki ne yapacağız?
Aslında öyle büyük bir keşfe de ihtiyacımız yok.
Amerika'yı yeniden keşfetmeye gerek yok.
Türkiye bu yolu daha önce zaten yürüdü.
1997'den önce nasıl bir eğitim sistemi vardı, hangi çocuklar hangi aşamada eğitime devam ediyordu, akademik eğitime yatkın olmayan çocuklar nasıl meslek sahibi oluyordu, Anadolu Liseleri nasıl öğrenci yetiştiriyordu, çıraklık ve ustalık nasıl işliyordu?
Bunların hepsinin geçmişte örnekleri var.
Dolayısıyla yapılması gereken sıfırdan yeni bir eğitim sistemi icat etmek değil.
Bozduğumuz sistemi yeniden masaya yatırmaktır.
1997'de yapılan değişikliklerin sonuçlarını samimiyetle değerlendirmek ve mümkün olduğu ölçüde 1997 öncesindeki eğitim sisteminin başarılı taraflarına geri dönmek gerekir.
Beş yıllık zorunlu temel eğitim...
Ardından çocuğun kabiliyetine göre farklılaşan eğitim...
Akademik eğitime yatkın olanın akademik liseye, mesleğe yatkın olanın mesleki eğitime yönlendirilmesi...
Ortaokul ve liselerde gerçek anlamda sınıfta kalma...
Öğretmenin sınıf içindeki otoritesi güçlendirilecek.
Çıraklığı ve ustalığı yeniden eğitim sisteminin doğal bir parçası haline getirme...
Ve en önemlisi, “Herkes üniversite okuyacak” saplantısından vazgeçme...
Bunların hiçbiri yeni fikirler değil.
Bunlar Türkiye'nin daha önce uyguladığı, sonuçlarını gördüğü ve bugün yeniden tartışmak zorunda olduğu meselelerdir.
Elbette 2026 Türkiye'sini 1990'ların Türkiye'sine birebir kopyalamak mümkün değildir.
Teknoloji değişti.
Ekonomi değişti.
İş dünyası değişti.
Çocukların ihtiyaçları değişti.
Ama değişmeyen bir gerçek var:
Her çocuk üniversite okuyamaz. Her çocuk üniversite okumak zorunda da değildir.
Ve bir ülkenin bütün çocuklarını aynı kalıba sokmaya çalışmak, eğitimde fırsat eşitliği değil; yetenek israfıdır.
Bizim yeniden yapmamız gereken şey, geçmişe romantik bir özlem duymak değil.
Geçmişte işe yarayan sistemi yeniden hatırlamaktır.
Çünkü eğitim sistemi laboratuvar değildir.
Her bakanın kendi döneminde üzerinde deney yapacağı bir alan hiç değildir.
Bir nesli yetiştirmek yirmi yıl sürer.
Yanlış bir kararın bedelini ise bir nesil boyunca ödersiniz.
Bugün “çırak yok” diye bağırıyorsak, bunun hesabını yarın “usta yok” diye ödeyeceğiz.
Bugün “gençler iş beğenmiyor” diye yakınıyorsak, yarın dönüp bu gençlere hangi mesleği öğrettiğimizi sormak zorundayız.
Bugün hâlâ öğretmene önlük giydirerek eğitimde çağ atlayacağımızı düşünüyorsak, asıl meseleyi yine ıskalıyoruz demektir.
Önlükle eğitim sistemi kurulmaz.
Eğitim; doğru yaşta doğru yönlendirmeyle, disiplinle, nitelikli öğretmenle, sağlam müfredatla ve mesleğe saygıyla kurulur.
Bunun yolu da her beş yılda bir yeni bir sistem icat etmekten geçmiyor.
Belki de ilk defa yeni bir şey yapmayalım.
Biraz geriye dönüp neyi yanlış yaptığımıza bakalım.
Çünkü bazen ilerlemek için yeni bir yol bulmak değil, yanlış yola girdiğimiz yeri bulup oradan geri dönmek gerekir.
Yeni bir yapboz değil, bozulan eski yapının yeniden kurulması.

Yorumlar (0)

Yorumunuz moderasyon sonrası yayınlanır.

Benzer Haberler

GÜNÜ KAÇIRMAYIN

Elbistan’ın gündemi e-postanızda

Önemli gelişmeler ve seçili dosyalar. İstediğiniz zaman ayrılabilirsiniz.