16.10.2026 · Cuma Elbistan · Kahramanmaraş
PİYASALAR →

DİLİMİZDEKİ KELİMELERİN KÖKENİ DEĞİL, KULLANIMI ÖNEMLİDİR

“Edebiyat” kelimesi köken itibarıyla Arapçadır; “edep” kökünden gelir. Ancak yüzyıllar içerisinde Türkçenin bünyesine girmiş, Türkçeleşmiş, bizim ses ve anlam dünyamız içerisinde kendisine sağlam bir yer edinmiştir. Artık bu kelimeyi yalnızca kökenine bakarak “yabancı” saymak, dilin tabiatını ve tarihî gelişimini görmezden gelmek olmaz mı?

DİLİMİZDEKİ KELİMELERİN KÖKENİ DEĞİL, KULLANIMI ÖNEMLİDİR
Bir kelime, yüzyıllar boyunca bir milletin konuşma ve yazı dilinde kullanılmış, sanatına, edebiyatına, düşüncesine ve kültürüne mal olmuşsa, o kelime artık sadece geldiği dilin malı değildir. Diller birbirinden kelime alır, kelime verir. Hele Anadolu gibi tarih boyunca farklı medeniyetlerin, kültürlerin ve dillerin buluşma noktası olmuş bir coğrafyada bu alışveriş çok daha tabiidir.

Öyleyse bazı kelimeler dilimizde ahenk tutmuş, anlam kazanmış ve milletimizin ortak hafızasına yerleşmişse, sırf kökeninden dolayı onlara karşı bir reddiye kültürü geliştirmek yerine, biraz daha ölçülü ve sağduyulu davranmak gerekmez mi dostlar?

Bugün yazı ve konuşma dilimize hızla giren demoralize, moderatör, motto, lansman, aranjman gibi daha onlarca Batı kökenli kelime var. Üstelik bunların önemli bir bölümü yalnızca belli çevrelerde değil, günlük hayatımızın hemen her alanında kullanılmaya başlanmış durumda.

Böyle bir ortamda “edebiyat” kelimesine yöneltilen itiraz, doğrusu bana biraz haksızlık gibi geliyor.

Eğer dilimizi yabancı kelimelerin istilasından korumak gibi bir derdimiz varsa, işe nereden başlamamız gerektiğini de doğru tayin etmeliyiz.

Cadde ve sokaklarımızda, iş yerlerimizde, sitelerimizde, rezidanslarımızda, alışveriş merkezlerimizde, hatta kimi kamuya açık alanlarda kullanılan özentili yabancı isimlere hiç bakmadan; asırlardır Türkçenin içinde yaşayan bir kelimeyi hedef almak ne kadar isabetlidir?

Bugün bazı şehirlerimizin caddelerinde yürürken, tabelalara baktığımızda kendimizi Anadolu'da değil de Paris, Londra, Berlin veya New York'ta sanacak hâle geliyorsak, asıl üzerinde düşünmemiz gereken mesele bu değil midir?

Üstelik bu durum yalnızca büyük şehirlerle sınırlı da değildir. Yabancı kelimeler ve yabancı isimler köylerimize, kasabalarımıza kadar ulaşmış durumdadır. Dilimizdeki bu değişimin ne kadarının tabiî bir etkileşim, ne kadarının ise bir özentinin ve kültürel taklitçiliğin sonucu olduğunu sorgulamamız gerekir.

Elbette Türkçeyi korumalıyız. Türkçenin zenginliğini savunmalı, mümkün olduğu yerde kendi kelimelerimizi üretmeli ve karşılığı bulunan yabancı kelimeleri ölçüsüz biçimde kullanmaktan kaçınmalıyız. Fakat dil korumacılığı, kelimelerin yalnızca doğum yerlerine bakarak tasfiye edilmesi anlamına gelmemelidir.

Çünkü bir kelimenin kökeni başka, bir dildeki aidiyeti başka şeydir.

Bazı kelimeler başka dillerden gelir; fakat zaman içerisinde o dili konuşan millet tarafından benimsenir, biçimlenir, anlam dünyasına katılır ve millî dilin bir parçası hâline gelir. Artık o kelimeyi sırf etimolojik kökeninden dolayı yabancılaştırmak, dilin tarihî serüvenine karşı çıkmak olur.

Diller laboratuvarda kurulmuş yapay sistemler değildir. Diller yaşar, değişir, gelişir, birbirleriyle alışveriş yapar. Bir kelime bazen yüzyıllar içerisinde geldiği yeri unutturacak kadar bir dile yerleşebilir.

Bu sebeple, dile yerleşmiş, toplum tarafından benimsenmiş ve Türkçede karşılığı bulunmayan kelimeleri, uygun karşılıkları ortaya konuluncaya kadar kullanmakta bir beis görmemek gerekir. Aksi hâlde dilimizi zenginleştirmek isterken, farkında olmadan konuşma ve yazı dilimizi kısırlaştırabiliriz.

Asıl meselemiz, kelimelerin pasaportunu kontrol etmek değil; dilimizin istikametini korumaktır.

Bize yakın kültürlerle tarih boyunca gerçekleşmiş tabiî kelime alışverişini düşmanlık konusu yapmak yerine, bugün ticaret, teknoloji, reklam, popüler kültür ve tüketim dili üzerinden Türkçeye hızla taşınan Batı kökenli kelimelerin nasıl bir kültürel alışkanlığa dönüştüğünü görmemiz gerekiyor.

Bir başka ifadeyle, mesele “Edebiyat” kelimesinin Arapça kökenli olması değildir.

Mesele, Türkçenin kendi sesini kaybedip kaybetmediğidir.

Mesele, bir kelimenin hangi dilden geldiğinden ziyade, bizim onu neden kullandığımızdır.

Mesele, yabancı kelime kullanmanın ötesinde, kendi kelimemizi kullanmaktan utanacak bir kültürel ruh hâline sürüklenip sürüklenmediğimizdir.

Türkçeyi seviyorsak, onu tarihinden koparmadan koruyalım.

Dilimizi yabancı kelimelerden arındırmak istiyorsak, önce gerçekten ihtiyaç duyduğumuz kelimeleri, sonra da sırf özentiden dolayı kullandığımız kelimeleri birbirinden ayıralım.

Edebiyat kelimesine karşı çıkmayın bence.

Önce tabelalarımızdan başlayarak evlerimize, iş yerlerimize, caddelerimize ve sokaklarımıza kadar uzanan Batı kaynaklı dil ve kültür özentisinin sarmalını çok iyi görelim.

Çünkü dilimizi korumak, geçmişten gelen her kelimeyi kovmak değil; Türkçenin geleceğini başkalarının kelimelerine teslim etmemektir.

Celâlettin KURT

Yorumlar (0)

Yorumunuz moderasyon sonrası yayınlanır.
GÜNÜ KAÇIRMAYIN

Elbistan’ın gündemi e-postanızda

Önemli gelişmeler ve seçili dosyalar. İstediğiniz zaman ayrılabilirsiniz.